İstanbul gizemleriyle ilgili yer alan bilgilerin bazıları mit, bazıları gerçektir…

Şehirler, insanları şekillendirdiğine inanırım. Malum insan önce ailesinden, sonrada çevresine göre şekilleniyor… Eflatun, şehre metafizik bir karakter yükler. Bu kapsamda şehri somut ve fiziki bir yapıdan soyut ve manevi bir dönüşüme uğrayarak, insan zihnine taşınır. Zihinde kurulan bir şehrin mekansal açıdan insanları erdeme ve mutluluğa götürür.

Öbür taraftan M. Eliade göre, kutsal mekân tasavvuru modern çağ öncesi insanını mümkün olduğunca dünyanın merkezinde yaşamaya sevk ettiğini söylemektedir. Bu bakış açısıyla insanlar, şehrinin ve ibadet yerlerinin evrenin dolayısıyla dünyanın merkezinde olmasını istemektedirler.

İşte bu kapsamda içinde yaşadığımız şehrin, mitlerini ve önemini bilmek bence bizler için daha önemli bir noktaya geliyor. İşte bu motivasyonla da İstanbul’un önemini ve neden dünya liderlerinin İstanbul dediğini anlamaya çalışmak daha da önemli diye düşünüyorum.

İstanbul’un kuruluş Mitleri

İstanbul’un gizemi aslında daha kuruluş aşamasında karşımıza çıkıyor. İstanbul’un kuruluşuyla ilgili çok önemli isimler yan yana geliyor. Aslında bunun da olması normal, çünkü her gelen toplum kendi mitini oluşturmuş. Bu da İstanbul’u gizemli yapmanın yanın da kutsal da yapmış. Şimdi gelin İstanbul’u kutsal bir merkez yapan gizemli kuruluş hikayelerine, ezoterik örgüt ve kişilere ve son olarak da önemli yerlerine bakalım.

Genel olarak İstanbul’un sahneye çıkış tarihi M.Ö 660 yılları olarak anlatılır. İşte bu noktada kabul gören Yunan miti de bizi karşılar. Her şey, denizler Tanrısı Poseidon’un oğlu olan Kral Byzas’ın kendine yeni bir kent kurmak istemesiyle başlar. Ardından o dönemin en bilgili ve en önemli kehanet merkezi olan Delfi’deki Phtia’lara danışır ve ona Körler Ülkesinin karşısına, yeni şehrini kurması gerektiği paylaşılır. Bu arada önemli bir ayrıntı ise, Delphi’deki bu merkezin bir Apollon Tapınağı olmasıdır. Tabii bu işin mitoloji kısmı. Bir de gerçeklik kısmı var ama şimdilik o bizi ilgilendirmiyor 🙂

Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde bu konuyla ilgili pek çok mit mevcuttur. Bazılarına bir göz atalım.

“İstanbul’un Sarayburnu ile Üsküdar arasında Makedonya şehri var idi. 700 nufüslü büyük bir şehir idi. Fakat suya gömüldü. Büyük İskender, Kaydefa’dan intikam aldıktan sonra Sarayburnu’nda Makedonya şehrini yeniden kurmaya başladı. O zamandan beri Macar diyarları, Sirem ve Semendire sahraları, Leh, Çeh, Kırım, Kıpçak bozkırı ve Heyhât vadileri denizden açılıp yerleşim merkezi ve ademoğlu ve başka hayvan için de otlak ve ekin yerleri oldu.”

“Hz. Âdem yeryüzüne indikten sonra 5052 yıl geçtiğinde Madyan oğlu Yanko’nun torunlarından Vezendon ismiyle anılan bir kral, bütün krallar buyundurluğunda topladıktan sonra Makedon şehrine geldi ve dedesi Yanko’nun yaptığı o eski şehir harap olmuş. Hemen o an Makedon’da konaklayıp bütün bilgeleri, kahinleri ve danışmanları ile danışıp bütün ülkeleri zaptetmek için İstanbul’u tahtgah edinmek için yapımına başladığında yeryüzünde buyruk sahibi olan krallara haber gönderip, her memleketten mimar, mühendis, yapı ustası ve işçiler istedi. Yaklaşık bir milyon adam toplandı.”

Hz. Süleyman, o zamanlar bekâr idi. Ardından Yemen diyarından Seba şehri padişahının kızı Belkıs Havva, ile evlendi. Bursa civarında vefat etmişti ve Hz. Süleyman Peygamber bekâr kalmıştı.

İstanbul toprağına gelip hâlâ Hünkâr Bahçesi olan Sarayburnu adlı yere gelip orada Hz. Süleyman otağını kurup konakladı. Bir gece uyuyup suyu ve havasından hoşlanınca o yerde büyük bir saray ve türlü türlü dinlenme yerleri yaptı ki dillerde destan olup dünya durdukça mamur ve bakımlı ola diye İstanbul toprağı için hayr duası etti.”

Evliya Çelebi, kuruluşuyla ilgili daha pek çok mite kitabında vermiştir. Bu paylaştığım mitlerin ortak noktası aslında İstanbul’la ilgili hikayelerin ne kadar çok geriye gittiğidir.

Peki İstanbul’un gizemli bir yer olması veya kutsal bir merkez olması onun kuruluşundan mı geliyor diye sorabilirsiniz. Aslında her şey yer üstü ve yer altı özellikleriyle başlıyor. Ardından birikimler geliyor.

Giovanni Scognamillo’nun bu konuyla ilgili çok güzel bir açıklaması mevcut. Onun sizinle paylaşmak istiyorum.

“Anıtların, kalıntıların, ibadet yerlerinin, saray ve hanların, meydan ve sokakların hiç eksilmeyen aksine geçen zamanla daha da pekişen bir güç taşıdıklarını ve bu gücün, ister dalga dalga ister dairesel şekilde yayıldığını, biriktiğini ve merkez oluşturduğunu biliyoruz. Mekanlara, taşınamazlara hatta nesnelere tanınan “bellek” potansiyeli bu gücün izdüşümünden başka bir şey değildir.” dedikten sonra asıl vurucu ve özü bizimle paylaşıyor.

“İnançsal bir işlevi olan yerlerde bu güç, sürekli olarak beslendiğinde artıyor ve bu gücün simgeleri olarak görülen nesneler daha da etkin oluyorlar”

Peki İstanbul’da bu simgeler neler?

Simgelere geçmeden önce sormamız gereken soru neden insanların bir simgeye veya bir merkeze ihtiyaçları olduğudur. Bunu anlamadan konu havada biraz havada kalacaktır.

Eski çağlarda yaşayan insanlara pagan diyoruz. Pagan kelimesi, Latince’de ‘köylü veya köye ait’ anlamına gelmektedir. Günümüz de ise paganlar kendilerini ‘Doğa ile uyumlu yaşayanlar’ olarak görmektedir. Bu noktada işin komik tarafı her dönem, kendine göre pagan kelimesini farklı kullanmıştır.

Ortaçağ boyunca Tanrı inancı olmayanlara ve Müslümanlara pagan derlerken, Rönesans’tan sonra Antik düşünceyi ifade etmek pagan kelimesi kullanmışlar.

Paganlar için doğa, Tanrı’nın bir tezahürüdür.

Tapınak kelimesine gelecek olursak, kelimenin Yunanca’daki karşılığının ‘gökyüzündeki kutsallığın yeryüzüne yansıması’ olduğunu görüyoruz.

Bu kısa bilgilendirmeden sonra gelelim. İstanbul’un geçmişle gelecek arasındaki köprüyü kuran, onu bir merkez haline getiren ve gizemli yapan önemli yapılarına…

Paylaşıma akıllara gelmeyecek bir yerden başlamak istiyorum…

Bu yerle ilgili en ilginç mit, İstanbul’un fethi öncesinde yaşanır. Bu olaya şahit olanlarda sadece 4 kişidir. O dönem Fatih Sultan Mehmet, bu olaydan kimseye bahsedilmemesini emreder. Fatih Sultan Mehmet öldükten sonra o güne tanıklık eden Oruç bey, yaşananlara kaleme alır. 1485’te şunları yazdığını kaydediyor:

“1452 yılında yapımına başlanılan Rumelihisarı’nın, temel kazıları sırasında kubbeli bir bina bulunuyor. Sultan Mehmet ile Akşemsettin, Zağanos Paşa ve devlet tarihçisi Oruç Bey birlikte binaya giriyorlar. Kubbeli binada yedi tane akbaba heykeli görüyorlar. Latince levhalarda, her akbabanın önünde binlerce yıllık geçmiş anlatılıyor ve yedinci akbabada kıyametin kesin tarihi yazıyor. Fatih Sultan Mehmet kimseye bir şey söylemiyor ve esrarengiz kubbeyi tekrar toprağa gömmelerini emrediyor, yedi akbabadan bahsedilmesini yasaklıyor.”

Tabii buranın önemi bu mitten de önceye dayanıyor. Orada Artemis Diktynna Tapınağı mevcuttu.

Hisarın bulunduğu tepede önemli zatların mezarları bulunduğundan dolayı, bir zamanlar buraya Evliyalar’da denmekteydi.

İşte böylesine önemli bir yerdir, Rumelihisarı… Peki ya Anadolu yakası…

Kral Byzas’ın İstanbul’a geldiği zamanlarda Kadıköy, pek çok açıdan önemli bir yerdi. Bunlardan biri ise; Apollon Tapınağı. Aynı zamanda dönemin önemli kehanet merkezlerinden biri. Hristiyanlık döneminde de çok önemli kararlar yine Kadıköy’de alınmıştır.

Kalamış, Bizans döneminde de önemli yerlerden biri. Fenerbahçe burnunda Tanrıça Hera adına tapınak vardı. Sasaniler’in gelişiyle beraber tapınak yıkılır. Bir dönem hem Osmanlı hem de Bizans saraylarına yazlık olarak hizmet vermiş bir yerdir burası.

En kutsalını sona yakladım…

İstanbul’un pek çok semtinde tapınak ve hikayesi bulunmakta. Ayasofya’da bunlardan birtanesi. Onun için bir sürü mit mevcut. Fakat burada yer vermeyeceğim. Ayasofya’nın bulunduğu alana pagan dönemi ve öncesinde de önemli olduğunu anlıyoruz. Pagan döneminde orada Artemis Tapınağı bulunuyordu ve mitlere baktığımızda Hz. Süleyman’ın oraya da çadır kurduğunu görüyoruz. Ayasofya çok önemli bir yer olduğu kesin… Ama…

Peki ya İstanbul’da bulunan ezoterik kişiler ve gruplar

O dönemi düşündüğümüz zaman, zaten pek çok olay Mısır, Irak ve Türkiye coğrafyasında oluyor. İşte böyle bir coğrafyada da İstanbul önemli geçiş merkezlerinden biridir. Bu da bilginin burada depolanması anlamına da gelmektedir. Bu da çok önemli kişilerin yolunun İstanbul’dan geçtiği anlamına gelmektedir.
Bu bölüme yine çok çarpıcı bir grup ile başlayalım. Bu grup için pek çok söylenti mevcut. Fakat şu bir gerçek ki, tarihin bir dönemine damga vurdular. Bu örgüt hakkında çok az bilinen veya dile getirilmeyen bazı bilgileri de paylaşacağım…

Tapınak Şövalyeleri, İstanbul’da kuruldu.

Evet yanlış okumadınız, Tapınak Şövalyeleri İstanbul’da kuruldu. Erhan Altunay’da katıldığı bazı programlarda ve kitabında bunu paylaştı. Aslında Tapınak Şövalyeleri, 1057 yılında ezoterik ismi Melchissedec tarafından kurulan Doğu Biraderlerinin bir uzantısıdır.

Fransa’da yaşayan ve Mısır’da eğitim alan ve ezoterik ismi Amus olan kişi, H. Payens ve St. Omar, ezoterik konularda bilgilendirir ve onlara önce İstanbul’a ve ardından da Kudüs’e gitmeleri gerektiği söyler. Buraya gelen ikili, Doğu Biraderleri tarafından inisiye edilir ve böylelikle Batı Biraderleri yanı Tapınak Şövalyeleri 1096 yılında İstanbul’da kurulur. Bir süre İstanbul’da vakit geçiren ikili, daha sonra Kudüs’e geçer.

Filmlerin, dizilerin önemli figürlerinden biri olan Giovanni Jacopo Casanova’nın da yolu İstanbul’la kesişiyor. 1745’te İstanbul’a gelen Casanova, üst düzey insanlarla ilişki kuruyor ve bir dönem burada yaşıyor. 1755 yılına geldiğimizde ise, Casanova 1755 yılında büyücülükle suçlanıyor.

İstanbul’un diğer incileri de adalarıdır. Adalar keyifli olmalarına karşın mistik yerlerdir. İşten bunlardan bir tanesi de Vordonisi adasıdır. Günümüzde sular altında kalmış olsa da o dönem Roma döneminde hem pagan hem de Hristiyanlık zamanı önemli bir yerdir. Araştırmacı Yonca Alpan’ın paylaştığı bilgiye göre bir dönemin en önemli sihir ve mistik merkeziydi… Dolayısıyla o dönemin önemli şahsiyetleri bu adaya geliyordu…

Ezoterik ve ökült konularda önemli bir ismin yolu da İstanbul’dan geçer. Okültizm dünyasıyla tanışması annesinin ölümünden sonra, büyük dedesinin yanında kaldığı zaman başlar. Büyük dedesi aynı zamanda simyacı, majisyen, Kabalist ve Gülhaç’cı Hürmason Prens Pavel Dolgorukii. Bahsettiğim isim Madem Blavatsky’dır. Büyük yolcuğuna çıktığında ilk durağı İstanbul’dur. Bir süre burada zaman geçirir. Nasıl geçirmesin ki… Blavatsky’nın öğretisinde yer verdiği ve kökleri Bizans’a dayanan Bilinmeyen Üstünler’in de kuruluş yeri İstanbul’dur… Blavatsky, daha sonra bir kez daha İstanbul’a gelmiştir…

Daha pek çok ezoterik ismin yolu İstanbul’dan geçti, geçiyor ve geçmeye de devam edecek…

Son olarak, az bilinen bir olayı paylaşarak bu bölüme son vermek istiyorum.

İlk Türkan Şoray’ın filmini izlediğimde, varlığından haberdar olmuştum. Çok şaşırmıştım. Tabii ilerleyen yaşlarımda araştırdığımda mitini öğrendim ve Tarsus, Adana, Mardin gibi yerlerde de yaşadığına dair hikayeler mevcut… İstanbul ile bağlantısı ise, mezarının burada olması. Bahsettiğim Şahmeran’ın kendisi.

Araştırmalarım sırasında Emine Altındal’ın bu konuyla harika bir araştırma yazısına denk geldim. Kısaca, Abdülhamid Han zamanında bir deprem olur ve Yerebatan Sarnıcı’nın olduğu bölgedeki bir yerden çocuklar tünellerin içine girer ve oynarlar. Fakat bir farklılık görüp, büyüklerine söylerler ve bu konu padişahın kulağına gidince, o da araştırılması için talimat verir. Bir lahit bulurlar ve bunun içinde de yatan bir kadın… Tahmin edebileceğiniz gibi bu Şahmeran’dır. Bu konuya Osmanlı’da “Resimli gazeta” isimli dergide yer yermiştir.

Sonuç olarak İstanbul, kuruluş dönemiyle başlayarak, yaşayanlarıyla ve olaylarıyla çok önemli bir merkez olduğunu gösteriyor. Kapanışı büyük üstad Mircea Eliade’n alıntı yaparak, tamamlamak istiyorum.

‘İnanç, şehirlerin kuruluşunda da yer alarak, kozmik bir temele dayandırılır. Bu da şehrin, kutsal mekân olarak oluşması, kuruluşu ve tarihi seyri kutsalın tezahürüyle de ilişkilendirilir. Burada şehirlerin merkezini oluşturan kutsal mekânlar, kendilerini herhangi bir sebeple insanlara göstermekte ve onlar tarafından keşfedilmektedir’ (Eliade, 2003, s.357).

‘Kutsal mekân olarak inşa edilen mabetler ve bunların etrafında gelişmesiyle ortaya çıkan şehirler aynı zamanda dünyanın yeniden kurulması anlamına da gelmektedir. Yeni kurulan mabet ya da şehir, inşa ritüeli aracılığıyla evrenin merkezine giden yolu ya da evrenin bizzat merkezini karşılamaktadır. Buna göre dünya bir merkezden başlayarak yaratılmış ve bu nedenle, şehrin inşası, bir merkez etrafında gelişmiştir. Şehrin kurulması, dünyanın yaradılışını tekrarlamakta, kutsalın tezahür ettiği mekân bir defa ritüelle kutsandıktan sonra daire ve kare biçiminde çevrelenmekte, dünyanın dört köşesine karşılık gelen dört kapı belirlenmektedir. Kurulan mekân, kozmosun bir taklidi olmakta ve evrenin kopyasını teşkil etmektedir’ (Eliade, 2003, s.360-361)